SARIKEMER ÜLKÜ OCAĞI

“BİZ BU ÜLKEYİ KARŞILIKSIZ SEVDİK”

TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ

 

 

TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ
(Seyyid Ahmet Arvasi)

 

TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ
Neden, su veya bu ad altinda toplanmayi degil de “Türk-Islam Ülküsü” ne baglanmayi savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, “Emperyalizm”, Türk ve Islam dünyasini yutmak icin en az iki asirdan beri korkunç bir tertibin icindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile “vatan çocuklarini” din ve milliyetine yabancilastirarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazirlamakta, diger taraftan din ve milliyet duygularini, herseye ragmen terk etmeyen çocuklarimizi da birbirine düsürmeyi planlamaktadir.

Bugün yeryüzünde iki somürgeci “blok” vardir. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist emperyalizm” digeri ise bütün fraksiyonu ile “kizil emperyalizm”. Birincisi “çok uluslu sirketlerin” paravanasinda, “az gelismis veya gelismekte olan halklara yardim etmek, ozgürlük ve uygarlik gotürmek” maskesi altinda, ikincisi de “ezilen, somürülen halklara bagimsizlik, ozgürlük ve adalet gotürmek” maskesi altinda, “sinifsal savas” slogani ile “iç savaslar” çikartmakta ve “dünya proleterlerinin dayanismasi” adi altinda isgalini gerçeklestirmektedir.

Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve somürülen bir de “üçüncü dünya” vardir. Bu dünya, daha cok Asyali, Afrikali irili ufakli devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, ederasyonlara bolünmüs milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanlarin sayisi birbuçuk milyardan daha fazladir. Isin izdirap veren diger bir yani da, bu nüfusun çogunlugunu müslümanlar teskil etmektedir. Bunun yaninda çok aci bir gerçegi daha belirtelim ki, bu ezilen ve somürülen müslümanlar arasinda Türk Milleti’nin çok onemli bir bolümü bulunmaktadir.

1970 Yilinda yapilan bir arastirmaya gore, yabanci boyundurugunda tam bir somürge hayati yasayan Türk nüfusunun sayisi, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katidir.

Emperyalist güçler, firsat bulduklari zaman zorla, bulamadiklari zamanlar ise hile ile Islam ve Türk dünyasini ele geçirmis, zenginliklerini yagmalamis, din ve milliyet duygu ve degerlerini tahrip etmis, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmis, kendine uygun kadrolar yetistirmis, bu milletlerin uyanis, dirilis hamlelerini, milli egitim ve kalkinma planlarini baltalamis ve bu ülkeleri, “ebedi somürge” statüsüne mahkum etmek için elinden geleni esirgememistir.

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programi ile millet çocuklarini milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür degerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düsman etmekle kalmazlar, kendi degerlerini “bir uygarlik ve ilerilik” unsuru biciminde onlarin kafalarina ve vicdanlarina oturturlar. Boylece milli ve mukaddes degerlere bagli milliyetçilerin karsisina, bu degerlere ters düsen “yabancilasmis kadrolar” çikarirlar. Bir ülkede, degerler “ikizlesince”, kadrolarin da ikizlesmesi ve çatismasi mukadder olur. Iste düsman, bu noktada aktivitesini arttirir. Ülkenin ve milletin “parsellenmesi” icin beynelminel güçleri harekete geçirir. Ülke artik birbirinin girtlagina sarilmaya hazir kadrolara bolünmüsse, düsman rahatlikla at oynatabilecek vasati bulmus demektir

DÜŞÜNME VE “ŞARTLANMA”
“Dusunen insana” saygi duyulur. “Sartlanmis insan” saygiya deger bulunmaz. Dusunen insan arastiran, “hakikata” ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli “etkiler” karsisinda onceden programlanmis “tepkileri” ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan.

“Dusunme” kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur’an-i Kerim’de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: ” Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah’i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler” (Kur’an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191). Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir’ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur.

“Sartlanma” kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya’da dogmus “materyalist ve komunist” sistemin “egitim ve ogretim” anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, “komunist devrimini” hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi “psikolojik kavramlari” red ediyor. Bunlarin yerine “refleksoloji”yi koyuyor. “Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir” tezini savunuyor, kopekler uzerinde “et” ve “zil” ile calismalar yaparak “sartli tepkiler” kavramlarini gelistirip bunlari “insan terbiyesine uygulamak” uzere “devrimcilere” yol gosteriyordu. Goruluyor ki, “sartlandirma”, komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. “Bir kopegin seruvenleri” adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki “joe” adli kopek, “belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis” ve “tetik kelime” soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu “ogrenme ve egitim psikolojisi(!)” bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle “tetik kelimeler” vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, “Bozkurt” kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir.

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda “sartlanmalarin” rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir.

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, “taklidi iman” dan “tahkiki imana” cikmayi isteyen yuce peygamberin (O’na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir.

BÜTÜN DÜNYADA HÜKÜM SÜREN BİR FELSEFE SEFALETİ VAR
“Dusunen insana” saygi duyulur. “Sartlanmis insan” saygiya deger bulunmaz. Dusunen insan arastiran, “hakikata” ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli “etkiler” karsisinda onceden programlanmis “tepkileri” ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan.

“Dusunme” kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur’an-i Kerim’de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: ” Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah’i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler” (Kur’an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191). Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir’ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur.

“Sartlanma” kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya’da dogmus “materyalist ve komunist” sistemin “egitim ve ogretim” anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, “komunist devrimini” hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi “psikolojik kavramlari” red ediyor. Bunlarin yerine “refleksoloji”yi koyuyor. “Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir” tezini savunuyor, kopekler uzerinde “et” ve “zil” ile calismalar yaparak “sartli tepkiler” kavramlarini gelistirip bunlari “insan terbiyesine uygulamak” uzere “devrimcilere” yol gosteriyordu. Goruluyor ki, “sartlandirma”, komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. “Bir kopegin seruvenleri” adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki “joe” adli kopek, “belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis” ve “tetik kelime” soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu “ogrenme ve egitim psikolojisi(!)” bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle “tetik kelimeler” vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, “Bozkurt” kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir.

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda “sartlanmalarin” rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir.

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, “taklidi iman” dan “tahkiki imana” cikmayi isteyen yuce peygamberin (O’na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir

ÇAĞIMIZ İNSANI, İNSANA YABANCILAŞTIRILMIŞTIR
“Düşünen insana” saygı duyulur. “Şartlanmış insan” saygıya değer bulunmaz. Dusunen insan arastiran, “hakikata” ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli “etkiler” karsisinda onceden programlanmis “tepkileri” ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan.

“Dusunme” kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur’an-i Kerim’de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: ” Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah’i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler” (Kur’an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191). Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir’ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur.

“Sartlanma” kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya’da dogmus “materyalist ve komunist” sistemin “egitim ve ogretim” anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, “komunist devrimini” hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi “psikolojik kavramlari” red ediyor. Bunlarin yerine “refleksoloji”yi koyuyor. “Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir” tezini savunuyor, kopekler uzerinde “et” ve “zil” ile calismalar yaparak “sartli tepkiler” kavramlarini gelistirip bunlari “insan terbiyesine uygulamak” uzere “devrimcilere” yol gosteriyordu. Goruluyor ki, “sartlandirma”, komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. “Bir kopegin seruvenleri” adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki “joe” adli kopek, “belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis” ve “tetik kelime” soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu “ogrenme ve egitim psikolojisi(!)” bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle “tetik kelimeler” vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, “Bozkurt” kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir.

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda “sartlanmalarin” rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir.

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, “taklidi iman” dan “tahkiki imana” cikmayi isteyen yuce peygamberin (O’na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir

HÜR İNSAN
Sayilarda anlasmak kolaydir da, kelimelerde ve kavramlarda anlasmak zordur. Bu sebepten ilim adamlari, matematigi yanliz bir ilim olarak degil, “metodoloji” olarak da ele almislardir.

Gunumuzde “hur insan” (ozgur insan), “tutsak insan” sozunun cok ve sIk kullanildigina sahit oluyoruz. Egitim insani “ozgurlustermeli, tutsak etmemelidir” kabilinden beyanlara ve yazilara sIk sIk rastlar olduk.

Gercekten nedir hurriyet? Hangi insan “hur” hangi insan “tutsak”tir? Egitim, insani nasil “hur” yine nasil “tutsak kafali” edebilir?

Hurriyetin gercekte bircok tarifi ve yorumu vardir. Felsefede “hurriyet, etkisiz tepki yapabilmektedir”. Yani insanin, hicbir dis etkiye maruz kalmadan, hicbir zorlama olmadan, kendi iradesi ile davranabilmesidir. Oysa bu mumkun degildir. Cunku her yaratik gibi, insan da cok faktorlu bir determinizme baglidir. Insani da faaliyetine zorlayan biyolojik “psikolojik, tabii, ekonomik, sosyal, kulturel ve politik sebepler vardir ve insan davranisi bunlardan bagimsiz degildir.

Bugun, ister politika meydaninda, ister politika disinda konusan, yazan ve beyanat veren hicbir kimse yoktur ki, boyle bir determinizmin disinda bulunsun. A ve B adindaki iki sahis, bir konuda inandiklari dusuncelerini ortaya koyarken, birbirine zit dusebilirler. Soyler misiniz, bunlardan hangisi “ozgur”, hangisi “tutsak” insandir? Her ikisi de, bu cemiyetin cocuklaridir, her ikisi de asagi yukari ayni egitimden gecmisler, her ikisi de icinde dogup buyudukleri sosyal, kulturel, ekonomik ve politik ortamdan etkilenmistir, fakat farkli kadrolarda yerlerini bulmuslar, simdi karsilikli gecmisler “sen tutsak insansin”, “ben ozgur insanim” mi demektedirler? Yadirgadigimiz nokta suradadir: Egitilmis her insan, etkilenmis ve bu etkileri sahsiyetinde yeni bir terkibe ulastirmis kimsedir; dolayisi ile kendinden cok cemiyetin mahsuludur. Insanin, kendi sahsiyetinde cok az payi vardir. Hurriyet, yoksa bu payin adi mi?

18. yuzyil Avrupasi’ndan dunyaya yayilan bir “liberte” (hurriyet) cigligi vardi. Bu ciglik, o tarihlerde ve bir yuzyil sonra bile, “ferdin toplumdan kopardigi ve koparmak istedigi alternatifleri” ifade ediyordu. Kisi, toplumun koydugu politik, dini, ahlaki, hukuki, fikri, … normalarin sertliginden sikayet ediyor, “sosyal kontrolun” askisini hafifletmek istiyordu. Liberal adam (ozgur insan), “toplumun sansurunden” rahatsiz olan, “ozel hayatina” deger veren ve kendini yasamak isteyen bir tipti. Alman fikir adami Nietzsche (Nice)’de, “suru’den kurtulmak”, “topluma tapinmaktan” kacmak, “ego”yu tanrilastirmak biciminde ortaya cikan, once “individualizme” (ferdiyetcilige), sonra da anarsizme varan bu hurriyet (ozgurluk) anlayisi, sert toplumcu reaksiyonlara ve direnislere vesile olmustur. Su halde hur insan (ozgur adam) “cemiyete kafa tutan, onun din, ahlak, hukuk ve toresine” ters dusen adam da olamaz.

Su halde kimdir hur insan (ozgur insan)? Hep dusunen, arastiran, kritik eden, karar vermekte acele etmeyen, karar verdikten sonra azim ve sebat gostererek yolunda yuruyen kimse midir? Buna, belki diyebiliriz. Ama bir sartla, dusunme, arastirma, kritik etme, karar verme, inanma ve sebatla yurume vetiresine yon ve bicim veren hareket noktasini bilmek kaydi ile. Cunku felsefe tarihini tarihini dolduran fikir adamlari, politika sahnesini kaplayan kisi ve kadrolar dusunme, arastirma, kritik etme, karar verme, inanma ve sebatla yurume gibi zihni ve akli fonksiyonlara mutlaka yer veriyorlardir, fakat cikis noktalari ve bunlara yon veren prensipleri farklidir. Bununla beraber, her biri bir digerini “tutsak kafali” olmakla itham edebilir. O halde onemli olan hareket noktasini secmekte midir? Yani hur insan (ozgur insan) ilk adimini saglam atan insan midir? Ferdi, ahlak anlayisinin temeline olan Nice mi, yoksa ahlak anlayisinin temeline toplumu oturtarak bir vazife suuru ile hareket etmemizi isterken E.Durkheim mi saglam adim atmisti? Bunlardan hangisi hangisi “ozgur kafali” hangisi “tutsak kafali” idi? Goruluyor ki, bu da cikis kapisi vermiyor.

Turk-Islam Ulkusu acisindan durum daha farkli bir bicimde ele alinmalidir. Islam dunyasinin yetistirdigi unlu ilim ve din adamlarindan Imam-I Kuseyri (miladi: 986-1074), (esas adI Ebul KasIm Abdulkerim Bin Havazin’dir), Risale-i Kuseyriyye adlI kitabinda hurriyeti, “Allah’tan gayrisina kul olmak” biciminde tarif eder. Bu anlayis, Islamin hurriyet tarifini ozetler. Gercekten de musluman, Allah’tan gayrisina kul olmaz ve hareketlerine Allah’in rizasindan baska bir cikis noktasi aramaz. O “egosunu” da, toplumu da putlastirmaz. Bu sebepten objektif ve subjektif butun sahte mabutlari kafasinda ve gonlunde kirar, mutlak varlik olan Allah’tan gayri ilah tanimaz. Islam’in “Allah’tan baska ilah yoktur” parolasi, insana hur olmanin da sirlarini verir.

Butun bunlardan sonra denebilir ki Turk-Islam Ulkusunde hurriyet, “Allah’tan baska ilah yoktur” olcusu ile hareket edebilmektedir. Bize, bu muhtesem cumleyi ogreten yuce ve sanli peygambere selâm olsun.

FİKİR SİSTEMİ
Ülkemizde, nasil meydana geldigi ayri bir tartisma konusu olan “kavram kargasaligi” belasi yuzunden, gercekten anlasmak zorlasmistir. Sistem, doktrin, program, plan, strateji.. gibi kavramlar icice girmis, cok defa birbirlerinin yerine kullanilir duruma getirilerek zihinler karistirilmistir. Oysa, bunlar farkli seylerdir.

Herseyden once fikir sistemi, belli bir cikis noktasindan hareketle, aklin kanunlarina ve aklin metodlarina gore sistemli bir zihni arastirma yoluyla “bilgi problemine” (bilgini mensei, bilginin degeri, hakikat problemi gibi konularda), “varlik problemine” (varligin mahiyeti, esasi nedir? Madde, hayat, ruh, Allah nedir? Varlik tek midir, cok mudur, zaman, mekan ne demektir? gibi sorulara), “fiil (action) problemine” (hurriyet, kader, determinizm, irade ve sorumluluk gibi konularda) kendi arasinda tutarli bir genel bakis ve yorum getirmeyi ifade eder. Felsefe, sira ile “bilgi teorisi” (Epistemologie), “varlik teorisi” (Ontologie) “fiil (action) teorisi” adini verdikleri konularda, kendi icinde tutarli bir yorumlama bicimidir. Peygamberler, bu konularda “vahyin rehberligindeki bir akil ile” filozoflar ise, kendi kendini kurtarmayi iddia eden bir “trajik” akilla cozum ve yorum getirmeye calismislardir. Peygamberler ve veliler, akil ve dusunmeyi degerli bulduklari halde, yukarida saydigimiz konularda, bu kaabileyetlerimizin, insanlari tatmine ve huzura kavusturacak bir gucte olmadiklarini belirtiyorlar. Filozoflarin, butun felsefe tarihinin incelenmesinden de gorulecegi uzere, birbirleri ile bogusup durduklarini, “akil ve akli yikarak” bugune geldiklerini, insanlara “iman ve huzur” yerine, suphe ve tedirginlik getirdiklerini hakli olarak ortaya koyuyorlar. Dinimiz, insanlarin, bu konuda da, Allah’in “yardim ve merhametine muhtac olduklarini”, peygamberlerin bu sebeple gonderildigini, bu problemlere “vahyin” yardimi ile ama yine akilla ve dusunerek ulasilabilecegini israrla belirtir. Gercekten de “vahyin aydinligini yitiren” bugunun, cesitli renkteki felsefi akimlari icinde “bunalmis insanini” gordukce bu hakikat daha iyi anlasilmaktadir.

Islam’a gore, “tam akil”, Allah’tan gayrisini baglayan “sunnetullah”tir, “adetullah”tir. Buna “akl-i kull” de denir. Akl-i kull, butun yaratiklari icten ve distan kusatan ve dizginleyen “alemsumul” nizamdir. Bu nizamin sirlari ve incelikleri, cok ustun ve seckin yaradilisa sahip peygamberlere vahiy ile verilmistir. Bu sebepten, en yuce insan olan Peygamberimiz (O’na selam olsun), “akl-i kull” sahibi idi. Butun varligi, butun kipirdanislari “tevhid” nuru ile cozuyordu. Peygambere
inanmayan ve beser tarihi icinde bir gercek olan “peygamberlik gorevine” inanmayan bir “akla”, bu soylediklerimizi kabul ettiremezsiniz. Tevhid nurunu kaybeden bu “akil kirintilari”, kendilerini bunaltmaya mahkumdurlar.

Tevhid nurundan habersiz kalan “akl-i cuzz” sahipleri, ciliz idraklerinin kandillerinde, suurlarini daraltmaktan ote birsey bulamadilar. Yahut, onlar, “Zifiri karanlik gecede, simseklerin ve yildirimlarin kisa sureli aydinliginda yol bulmaya calisan kimseler” gibi saskin ve tedirgin kaldilar. Islamda, boyle bir akil cabasina “akl-i sakim” adi verilir. Akl-i sakim, dar nefsaniyete bagli bir idrak kostegidir.

Akl-i selim ise, “vahyin sahasinda” at kosturmak yerine, bir “kitab-i ekber” olan alemdeki varliklari ve olaylari, mutlak varlik olan Allah’tan idrakimize ulasan “mesajlar” durumunda ale alir, “tevhidin isiginda” onlari anlamaya ve yorumlamaya calisir. Dinimiz, asla akli susturmaz, onu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin deyimi ile “parca akil” olmaktan kurtarir, nefsin (ego’nun) karanligindan “tevhidin nuruna” cikarir; dusunmeye ve arastirmaya “bir ibadet” ask ve huzuru getirir. Imam-i Gazali ve Imam-i Rabbani ve daha niceleri, iste bu suretle calisan, dusunen ve dunyanin hayranligini toplayan velilerimiz ve mutefekkirlerimizdir. Turk-Islam Ulkuculerinin “fikir sistemi” Allah ve Resulunun cizgisinde yuruyen “akl-i selim” sahibi, bir yuce veliler ve mutefekkirler kafilesince yogrulmustur.

Kara ve kizil renkli filozoflar, ister materyalist, ister idealist, ister spiritualist… olmak iddiasini tasisinlar, Batili insana ve onlarin yolunda gidenlere birsey veremediler, istiraplarina care bulamadilar. Bugun ya kopkoyu bir materyalizm, ya tedirgin edici bir supheciligin girdabinda bogulan, yahut bir “felsefesizlik felsefesine” siginarak intihar etmek korkusu ile “varolmak”tan ote bir saadete yol bulamayan ve tam bir “felsefe sefaletine” yuvarlanan kara ve kizil dunyadan ve onlarin filozoflarindan bizlere bir hayir gelmeyecektir. Fikir sistemi etrafinda simdilik bu kadar duralim. Doktrin, program, plan ve strateji kavramlari ise “fikir sisteminin” isiginda icinde bulundugumuz zamana, mekana ve sartlara gore giderek detaya inen sosyal, kulturel ekonomik ve poliik hedefler, calisma sekilleri ve uygulama metodlarini ifade eder. Sistem cok uzun surelidir, hatta esasta hic degismez, fakat doktrin daha esnek program ise cok dinamiktir. Planlar ise her an degisebilir. Strateji ise sartlara gore bunlar arasinda birlik, butunluk ve uyumu saglamayi ve kurabilmeyi esas alan prensipler manzumesidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: